Tarih

TEPEDEKİ KENTE DOĞRU

Kuzey Amerika’ya ilk gelen Avrupalılar İzlandalı Vikinglerdi. Liderleri Leif Ericson
yönetiminde, 1000 yılında buraya ayak bastılar. Onların izlerine, Kanada’nın Newfoundland
bölgesinde rastlanmıştır. Ama Vikingler burada kalıcı bir yerleşim kurmayı başarmadılar ve
kısa süre sonra Yeni Kıta’yla olan temaslarını kaybettiler.
5 yüzyıl sonra, Asya baharatları, tekstil ve boyaya duyulan talep, Avrupalı seyyahları Doğu
ile Batı arasında daha kısa yollar aramaya itti. 1492 yılında İspanya Krallığı’nın bayrağı
altındaki gemileriyle Christopher Columbus, Avrupa’dan batıya doğru yola koyuldu. Ve
Karaib Denizinde’ki Bahama Adaları’nda karaya ayak bastı. İlerki 40 yıl içinde İspanyol
seyyahları, Orta ve Güney Amerika’da büyük bir imparatorluk yarattılar.
KOLONİLER DÖNEMİ
İlk İngiliz kolonisi 1607 yılında Virginia, Jamestown’da kuruldu. Birkaç yıl sonra İngiliz
Resmi Kilisesi’nin dini yaptırımlarından kaçan Püritenler geldi. Ve 1620’de, sonradan
Massachusetts adını alan Plymouth kolonisini kurdular. Plymouth, New England’dan sonra
İngilizlerin Kuzey Amerika’daki ikinci kalıcı yerleşim bölgesiydi.
Püritenler, New England’da “Tepenin üzerindeki kent” i yani ideal toplumu kurmayı
umuyorlardı. Amerikalılar ülkelerini daima deneysel fırsatlara açık ve diğer ülkeler için örnek
kabul etmişlerdir. Püritenler, devletin, Tanrı’nın buyruklarını uygulaması gerektiğine
inanıyordu. Kiliseye karşı gelenleri, zina yapanları, ayyaşları ve Sabbat’a karşı gelenleri sert
şekilde cezalandırıyorlardı. Kendileri için dini özgürlük talep ettikleri halde uyguladıkları
ahlâk kuralları katı ve hoşgörüsüzdü. 1636’da Roger Williams adlı bir rahip
Massachusetts’ten ayrılıp, Rhode Island’da devlet ile kilisenin ayrılığını ve dini özgürlüğü
temel alan bir koloni kurdu. Bu iki ilke ABD Anayasası hazırlanırken de esas alınmıştır.
Diğer ülkelerden de sömürgeciler geldi. Ancak İngilizler o zamana kadar Amerika’ya çoktan
yerleşmişlerdi. 1733’te Atlantik Kıyısı boyunca, Kuzeyde New Hampshire’a, Güneyde
Georgia’ya kadar uzanan 13 koloni kurulmuştu. Kuzey Amerika’da Kanada ve Mississippi
Nehri’ni kapsayan Louisiana bölgesi, Fransızların kontrolündeydi.
Fransa ve İngiltere 18. yüzyıl boyunca Kuzey Amerika topraklarının denetimi için pekçok
kez savaştı. 1763’te, ‘7 Yıl Savaşı’ sona erdiğinde Kanada ve Mississippi’nin Kuzey
Amerika’daki doğu kıyısı İngiltere’nin eline geçmişti.
Kısa süre sonra İngiltere ile kolonileri arasında çatışmalar başladı. İngiltere,
7 Yıl Savaşı’nın zararını karşılamak için yeni vergiler koydu. Ve askerlerin Amerika’daki
meskenlerde ağırlanmalarını istedi. Koloniciler vergilere karşı çıktı ve askerlerin Amerika’da
barındırılmasına direndi. Sadece kendi koloni meclislerine vergi ödeyeceklerini söylediler.
“Temsil yetkisi olmayan vergi alamaz” sloganı ile birlik oldular.
Sonunda, çaydan alınan dışında tüm vergiler kaldırıldı. Ama 1773 yılında bir grup
vatansever, çay vergisine Boston Çay Partisi ile tepki verdi. Kızılderili kıyafetleri giyip
rıhtımda demirli duran İngiliz ticaret gemilerine çıktılar, 342 sandık dolusu çayı Boston

Limanı’na döktüler. Bu olay üzerine, İngiliz Parlamentosu önlem olarak Boston Limanı’nı
gemilere kapattı. Koloni liderleri 1774’te, kolonilerin İngiliz yönetimine muhalefetini tartışmak
üzere 1. Kıta Kongre’sini topladılar. 19 Nisan 1775’te İngiliz askerleri Massachusetts,
Lexington’da kolonici asilerle karşı karşıya geldi ve savaş başladı. 4 Temmuz 1776’da Kıta
Kongresi, Bağımsızlık Bildirgesi’ni yayınladı.
Bağımsızlık Savaşı önceleri Amerikalılar için iyi gitmedi. Yeterli malzeme ve eğitimleri
yoktu. Amerikan birlikleri iyi savaştı ama İngilizler sayıca onlardan üstündü. 1777 yılı
savaşın dönüm noktası oldu. Amerikan birlikleri, New York, Saratoga’da İngiliz Ordusu’nu
yenilgiye uğrattı. Fransa, gizliden Amerikalılara yardım ediyordu. Ama savaşta üstünlük
kazanmadıkları sürece onlara açık destek vermekten kaçınıyordu. Amerikalıların Saratoga
zaferini takiben Fransa ve Amerika bir ittifak anlaşması imzaladı. Fransa savaş gemisi ve
askeri birlikler gönderdi.
Devrim Savaşı’nın en büyük çarpışmalarından biri de 1781’de Virginia, Yorktown’da
yaşandı. Fransız ve Amerikan birlikleri, İngilizleri kuşattı. Onları teslim olmaya zorladı.
Çeşitli bölgelerde 2 yıl daha süren savaş nihayet resmen sona erdi. Fransa, Amerika’nın
bağımsızlığını kabul etti. 1783’te Paris Anlaşması imzalandı.
YENİ BİR ULUS
ABD Anayasası’nın ana hatları ve ABD’nin kuruluşu, 4. bölümde daha ayrıntılı
anlatılacaktır. Anayasa ile güçler 3’e ayrıldı. Yasama(Kongre), yürütme (Başkan ve Federal
Kurumlar) ve yargı(Federal Mahkemeler). Bu durum, merkezi otoritenin aşırı gücünden
ürken Amerikalıları rahatlattı. ‘Vatandaşlık Hakları’ olarak bilinen 10 madde de, bireysel
özgürlüklerin güvencesi olarak Anayasa’da yerini aldı. Yetkinin tek elde toplanması
konusunda duyulan tedirginlik, Bağımsızlık Mücadelesi döneminin iki önemli siyasi
şahsiyetinin farklı felsefelerinde kendini göstermişti.
Askeri savaş kahramanı ve ilk ABD Başkanı George Washington, güçlü bir başkanlık ve
merkezi hükümet sistemini savunan bir partinin başındaydı. Bağımsızlık Bildirgesi’nin
hazırlayanlar arasında ön planda yer alan Thomas Jefferson ise, halka karşı daha çok
sorumlu olmalarını sağlayacağı için eyaletlere daha çok yetki vermekten yana olan bir
partinin başına geçmişti.
Jefferson 1801 yılında 3. Başkan olarak seçildi. Başkanlık yetkilerinin kısıtlanmasını
savunduğu halde siyasi gerçekler farklı davranmasını zorunlu kılıyordu. Çok önemli adımlar
attı. 1803’de Fransızlardan Louisiana’yı satın aldı. ABD’nin toprakları yaklaşık iki katına
çıkmış oldu. Louisiana, 2 milyon kilometrekareydi. Böylece ülke sınırları uzak batıya,
Colorado’daki Rocky Dağları’na kadar genişlemiş oldu.
KÖLELİK VE İÇ SAVAŞ
19. yüzyılın ilk çeyreğinde yerleşim bölgesinin sınırları batıya doğru ilerledi, Mississippi
Nehri’nin ötesine ulaştı. 1828’de Andrew Jackson, seçilen ilk “yabancı” başkan oldu.
Jackson, sınır boyu eyaletlerinden Tennessee’de, Atlantik kıyısı kültür ve geleneklerinin
dışında kalan, yoksul bir ailede doğmuştu.
Jackson dönemi, yüzeyde iyimserlik ve enerji dolu görünse de genç toplum ciddi çelişkiler
yaşıyordu. Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan “tüm insanlar eşit yaratılmıştır” ifadesi 1,5
milyon köle için pek de anlam taşımıyordu. (kölelik ve sonuçlarıyla ilgili daha fazla bilgi için
1 ve 4. bölümlere bakınız)

1820 yılında güneyli ve kuzeyli siyasetçiler, köleliğin batı topraklarında yasal olup
olmamasını tartışıyorlardı. Kongre bir uzlaşmaya vardı. Missouri eyaletinde ve Arkansas
topraklarında köleliğe izin verildi. Ama Missouri’nin batı ve kuzeyindeki bölgelerde
yasaklandı.
1846-48 yılları arasındaki Meksika Savaşı Amerikalılara yeni topraklar kazandırdı. Bunun
sonucunda, kölelik sınırlarının genişletilmesi gündeme geldi. 1850’de California, özgür bir
eyalet olarak kabul edildi. Utah ve New Mexico halkına kölelik konusunda karar hakkı
tanındı. (Onlar köleliğin kaldırılmasını istediler)
Ama bu konu çözümlenmiş değildi. Köleliğe karşı olan Abraham Lincoln 1860’da başkan
seçildiğinde, 11 eyalet Birlik’ten ayrılıp bağımsızlık ilân etti. Konfedere Eyaletler’i kurdular.
Bunlar, Güney Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Georgia, Louisiana, Texas, Virginia,
Arkansas, Tennessee ve Kuzey Carolina Eyaletleri’ydi. Böylece Amerikan İç Savaşı
başladı.
Konfederasyon Ordusu savaşın ilk yıllarında üstündü. Başında General Robert E. Lee gibi
taktik dehaları vardı. Ama Birlik, daha çok askeri güce ve kaynağa sahipti. 1863 yazında
Lee, birliklerini kuzeye, Pennsylvania’ya yönelterek bir kumar oynadı. Gettysburg’da Birlik
Ordusu’yla karşı karşıya geldi. Ve Amerikan topraklarının tanık olduğu en büyük savaş
yaşandı. 3 gün süren umutsuz mücadelenin ardından Konfederasyon Birlikleri yenilgiye
uğradı. O sırada, Mississippi Nehri’nde savaşan Birlik Generali Ulysses S. Grant,
Vicksburg’u aldı. Böylece Mississippi Vadisi’nin bütün kuzeyi ele geçirilmiş ve
Konfederasyon ikiye bölünmüş oluyordu.
Lee ve Grant yönetimindeki birliklerin uzun çarpışmaları sonucu, 2 yıl sonra Konfederasyon
Ordusu teslim oldu.
İç Savaş, Amerikan tarihinin en sarsıcı dönemidir. Ancak yine de, 1776 yılından bu yana
Amerikalıları tedirgin eden iki sorunun çözülmesini sağlamıştır.
Köleliğe son vermiş ve ülkenin yarı bağımsız eyaletlerin toplamı değil, bölünmez bir bütün
olduğunu ortaya koymuştur.
19. YÜZYIL SONLARI
Abraham Lincoln 1865’te öldürüldü.
ABD, İç Savaş’ın yaralarını saracak nitelikler taşıyan bir geçmişe ve coşkuya sahip
liderinden yoksun kaldı. Ardından seçilen Andrew Johnson, savaş sırasında Birlik’e sadık
kalmış bir güneyliydi.
Ancak Johnson’un (Cumhuriyetçi) partisi, eski Konfederasyona karşı yumuşak davrandığını
bahane ederek onu başkanlıktan indirmek için hukuki bir süreç başlattı. Johnson beraat
etti. Onun beraati, ‘güçlerin ayrılığı ilkesi’ açısından önemli bir zafer olarak görüldü. Bir
başkan, siyasi tutum açısından Kongre ile ters düştüğünde değil ancak, Anayasa’da yazılı
olan “ihanet, rüşvet ya da diğer ağır suçlardan dolayı” azledilebilirdi.
İç Savaş’ın bitiminden birkaç yıl sonra ABD, sanayide öncü güç haline gelmiş, beceri sahibi
iş adamları servet sahibi olmuştu. Kıtayı kateden ilk demir yolu 1869 yılında tamamlandı.
1900 yılına gelindiğinde ABD’nin demir yollarının uzunluğu tüm Avrupa’dakilerin toplamını
aşmıştı. Petrol sanayi gelişmişti.
Standart Oil Company’nin kurucusu John D. Rockefeller Amerika’nın en zengin kişilerinden
biriydi. Yoksul bir İskoç göçmeni olarak hayata atılan Andrew Carnegie, çelik fabrikaları
imparatorluğu kurdu. Güneyde tekstil, Chicago, Illinois’te ise et paketleme fabrikaları

giderek çoğaldı. Telefon, ampul, fonograf (pikap), alternatif akım motoru, transförmatör ve
sinema filmi gibi bir dizi icadın ardından elektrik sanayi gelişmişti.
Chicago’da mimar Louis Sullivan, çelik konstrüksyon kullanarak inşa ettiği gökdelenlerle
çağdaş kentlere katkıda bulundu.
Ancak denetimsiz ekonomik büyüme, tehlikeleri de beraberinde getirmişti. Demir yolları,
rekabeti azaltmak için birleşti ve nakliye ücretlerini belirlemeye başladılar. Tröstler, -büyük
şirket grupları- bazı sanayileri (özellikle petrol) denetim altında tutabilmek için tekel
oluşturdular. Bu büyük kuruluşlar, bol miktarda imalat yapıyor ve mamullerini ucuza
satabiliyorlardı. Aynı zamanda fiyatları sabitleyerek rakiplerini de piyasadan silebiliyorlardı.
Federal hükümet bu duruma engel olmak için harekete geçti. Demir yolu ücretlerini
denetlemek için 1887’de Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu kuruldu. 1890’da çıkartılan
“Sherman Antitröst Yasası”, ticareti sınırladığı gerekçesine dayanarak, şirketlerin
birleşmesini ve tröstleri yasakladı.
Sanayileşme, işçilerin örgütlenmesini de beraberinde getirmişti. Meslek sendikalarının
birleşmesiyle 1886’da Amerikan İşçi Federasyonu kuruldu. 19. yüzyılın sonları, ülkenin
yoğun göç aldığı bir dönemdi. Yeni sanayilerde çalışan işçilerin çoğu yabancı ülkelerde
doğmuştu. Amerikan çiftçisi zor günler geçiriyordu. Gıda fiyatları düşüyordu. Çiftçiler ağır
vergiler, yüksek nakliye ücretleri, ev taksitleri ve gümrük vergilerinin altında eziliyorlardı.
1867’de Rusya’dan satın alınan Alaska dışında Amerikan topraklarında 1848 yılından sonra
genişleme olmadı. Ama 1890’da ülkeye yeni bir genişleme ruhu hakim olmaya başladı.
ABD, Kuzey Avrupa ülkelerinin yolunu izleyerek Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarına
uygarlık götürmeyi kendine görev edindi. Amerikan gazeteleri, Küba’daki İspanyol
Kolonisi’nde yaşanan vahşeti kamuya açıkladığında ABD ile İspanya 1898’de savaşa girdi.
Savaş sona erdiğinde ABD, İspanyollardan; Küba, Filipinler, Porto Riko ve Guam’da toprak
kazanmıştı. Ayrıca Hawaii Adaları’nı da ele geçirdi.
İmparatorluk zincirlerinden kurtulmuş olan Amerikalılar, yeni bir imparatorluğu yönetmekten
memnun değillerdi. 1902’de Amerikan birlikleri Küba’yı terk etti. Ama yeni cumhuriyete,
ülkede ABD’nin donanma üslerini bulundurma şartı koşulmuştu. Filipinler, 1907 yılına kadar
sınırlı yetkilere sahip bir hükümet tarafından yönetildi. 1946’da tam bağımsızlığa kavuştu.
Porto Riko, ABD bünyesinde, kendi kendini yöneten bir ortak pazar haline geldi. Hawaii ise
1959’da (Alaska gibi) eyalet oldu.
İLERİCİ HAREKET
Amerikalılar ülke dışında tehlikeli maceralara atılırken, ülke içindeki sosyal sorunlara da
yeni bakış açıları getiriyorlardı. Ülkedeki refah görüntüsüne rağmen, sanayi işçilerinin yarısı
hâlâ yoksulluk içinde yaşıyordu. New York, Boston, Chicago ve San Francisco; müzeleri,
üniversiteleri ve halk kütüphaneleriyle gururlanırken bir yandan da kenar mahalleri
yüzünden utanç duyuyorlardı. O dönem, “laissez faire” (bırakınız yapsınlar) ilkesi hakimdi.
Hükümet, “ticarete, elden geldiğince az müdahale etsin” deniyordu.
1900 yılında İlerici Hareket başladı.
Amaç, hükümet eliyle bireylerde ve toplumda reformdu. Hareketin destekçileri, siyasi
sorunlara bilimsel, ucuz ve etkin çözümler arayan ekonomistler, sosyologlar, mühendisler
ve bürokratlardı.
Sosyal görevliler, kenar mahallelerde, yoksullara sağlık hizmeti veren, aynı zamanda
eğlenceli vakit geçirebilecekleri merkezler kurdular. İçki yasağı taraftarları, alkolik

erkeklerin, eşlerine ve çocuklarına zarar vermesini önlemek için içki satışlarının
yasaklanmasını istediler. Reformcu politikacılar, kentlerdeki yozlaşmayla mücadele
ediyordu. Toplu taşımacılığı yeniden düzenlediler ve belediyelere ait tesisler kurdular.
Eyaletler, çocuk işçi çalıştırılmasını önleyen, çalışma günlerini azaltan, iş kazası geçiren
işçilere tazminat ödenmesini sağlayan yasalar çıkardı.
Bazısı daha köktenci çözümler öneriyordu. Eugene V. Debs’in liderliğindeki Sosyalist Parti,
Eyaletlerde, kendileri tarafından yönetilen (özyönetimsel) ekonomilere, demokratik ve
barışçıl bir geçişi savunuyordu. Ancak sosyalizm, ABD’de kendine sağlam temel bulamadı.
Sosyalist Parti’nin en büyük başarısı, 1912 yılındaki başkanlık yarışında oyların % 6’sını
almasıydı.
SAVAŞ VE BARIŞ
1914’te Avrupa’da 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Başkan Woodrow Wilson Amerika’nın
tarafsız kalmasında ısrar etti. Ancak Almanya, müttefik ülke limanlarına giden tüm gemilere
saldıracağını ilân edince tutumunu değiştirmek zorunda kaldı. Kongre, Almanya’ya 1917
yılında savaş ilân ettiğinde Amerikan ordusundaki asker gücü sadece 200,000 kişiydi.
Milyonlarca erkeğin orduya çağrılması, eğitilmesi ve denizaltılarla Atlantik’in öbür kıyısına
gönderilmesi gerekiyordu. ABD’nin, savaşa katkıda bulunacak duruma gelmesi için 1 yıl
geçmesi gerekti.
1918 sonbaharında Almanya’nın durumu umutsuzdu. Amerikan takviyesi karşısında
orduları geri çekilmek zorunda kalmıştı. Kasım ayında Almanya barış istedi. 11 Kasım’da
ateşkes ilân edildi. Wilson, barış antlaşmanın hazırlanmasına yardımcı olmak üzere 1919
yılında Versailles’a (Versay) gitti. Müttefik ülke başkentlerinde coşkuyla karşılanmasına
rağmen kendi ülkesinde hoşnutsuzluk vardı. Önerdiği Milletler Cemiyeti maddesi Versailles
Antlaşması’na eklenmişti. Ancak ABD Senatosu bu öneriyi onaylamadı ve ABD Milletler
Cemiyeti’ne katılmadı.
Amerikalıların çoğunluğu bu başarısızlık yüzünden yas tutmaya kalkmadı. Ve ABD,
Avrupa’nın sorunlarından uzaklaşıp kendi iç sorunlarıyla ilgilenmeyi seçti. Bu sırada,
Amerikalıların içinde yabancı düşmanlığı başlamıştı. 1919’da yaşanan bir dizi terörist
bombalama olayı “Kızıl Korkusu” yarattı. Başsavcı A. Mitchell Palmer’ın başkanlığında
siyasi gösteriler düzenlendi. Çoğu, hiçbir suç işlememiş olan yüzlerce yabancı asıllı radikal
siyasetçi sınır dışı edildi. 1921 yılında İtalya doğumlu 2 anarşist, Nicola Sacco ile
Bartolomeo Vanzetti, somut olmayan (afaki) delillerle cinayet suçundan hüküm giydi.
Aydınların karşı çıkmasına rağmen 1927’de elektrikli sandalyede idam edildiler. 1921
yılında Kongre, göçmen kabulüne sınırlama getirdi. Bu sınırlamalar 1924 ve 1929 yıllarında
daha da arttırıldı. Ancak sınırlamalar Anglo-Saxon ve Kuzeyli ülkeler lehine düzenlenmişti.
1920’lerde ülkenin durumu çok karışıktı. Püriten muhafazakârlıkla, hazcılık ilkesini
savunanlar içiçe yaşıyordu. Yasaklar dönemiydi. 1920’de anayasaya eklenen bir maddeyle
içki satışları yasaklandı.
Ama içki düşkünleri, “speakeasies” denilen yasadışı lokallerde bu yasağı delmeyi
başlarıyor, gangsterler ise bu sayede kara para kazanıp servet yapıyordu. Aynı zamanda
“Kükreyen Yirmiler” dönemiydi. Cazın ve sessiz sinemanın çıkışıydı. Bayrak direğinde
oturmanın ya da süs balığı yutmanın eğlence kabul edildiği bir dönemdi. İç Savaş
sonrasında, Güney’de doğan ırkçı Ku Klux Klan örgütü yeniden taraftar bulmaya başladı.

Zenciler, Katolikler, Yahudiler ve göçmenler şiddete maruz kalıyordu. Aynı dönemde,
Katolik New York Valisi Alfred E. Smith, başkanlık için Demokratik Parti’nin adayıydı.
Büyük şirketler, 1920’lerde altın yıllarını yaşıyordu. ABD tüketim toplumu haline gelmişti.
Radyo, ev cihazları, sentetik tekstil maddeleri ve plastik pazarı alabildiğine genişliyordu.
Otomobil fabrikalarına montaj bandını kazandıran Henry Ford’a herkes hayrandı. Ford,
işçilere yüksek ücret ödediği halde, T Model otomobillerin seri üretiminden büyük kârlar
elde edebiliyordu. T Modeli, halkın bütçesine de uygundu. Milyonlarca kişi tarafından satın
alınıyordu. O dönemda ülkeye sanki Midas dokunmuş gibiydi.
Ancak bu yapay refah maskesinin altında derin sorunlar gizliydi. Kârlar yüksek, faizler
düşüktü. Yatırıma yönelecek nakit çoktu. Ancak paranın çoğu borsadaki sorumsuz tutumlar
yüzünden spekülasyonlarda kayboldu. Hisse senedi fiyatları “reel değer”lerinin çok üzerine
çıktı. Yatırımcılar, ihtiyat akçesi verip hisse topluyorlar, o paranın da % 90’ını borçlanarak
temin ediyorlardı. Ama 1929 yılında Borsa çöktü. Dünya çapında bir kriz doğdu.
BÜYÜK BUHRAN
1932 yılında binlerce banka ve 100,000’den fazla şirket iflas etti. Sanayi üretimi yarıya
düştü. Ücretler % 60 azaldı. Ve her 4 işçiden biri işsiz kaldı. Franklin D. Roosevelt aynı yıl,
“Amerikan Halkı için Yeni bir Düzen” (New Deal) sloganıyla Başkan seçildi.
Roosevelt’in kendine olan sonsuz güveni toplumu harekete geçirdi. Başkanlığı devralırken
yaptığı konuşmada, “Bizi korkutacak olan tek şey, korkunun kendisidir” demişti. Ve
sözlerini, kararlı bir şekilde uygulamaya koydu. 3 ay içinde
–Tarihi 100 gün- Roosevelt, Kongre’ye, ekonominin düzelmesini sağlayacak çok sayıda
yasa sundu. “Vatandaş Koruma Birlikleri” ve “İş Gelişim İdaresi” gibi kurumlar, yol, köprü,
hava alanı, park ve kamu binalarının inşaat ihalelerini alarak binlerce kişiye iş olanağı
yarattı.
Daha sonra da, yaşlılara emeklilik ödeneği sağlamak için Sosyal Güvenlik Yasası çıkartıldı.
Roosevelt’in Yeni Düzen Programı, krizi sona erdirmedi. Ekonomi geliştiği halde tam olarak
iyileşmesi ancak ABD’nin 2. Dünya Savaşı’na girmesinden sonra uygulanmaya başlanan
destek önlemlerle gerçekleşti.
2. DÜNYA SAVAŞI
1939 yılında Avrupa’da savaş patlak verdiğinde ABD’nin ilk tepkisi yine tarafsız kalmaktı.
Ama Japonlar, Aralık 1941’de Hawaii’de donanma üssünün bulunduğu Pearl Harbour’u
bombalayınca ABD savaşa dahil oldu. Önce Japonlara, ardından da onların müttefiki olan
Almanya ve İtalya’ya savaş ilân etti.
Amerikan, İngiliz ve Sovyet savaş planlamacıları, ilk olarak Almanya’yı püskürtmeyi
kararlaştırdılar. Kasım 1942’de İngiliz ve Amerikan kuvvetleri Kuzey Afrika’ya çıkartma
yaptı. 1943’te Sicilya ve İtalya’ya ilerlediler. 4 Haziran 1944’te Romayı işgâlden kurtardılar.
2 gün sonra –D Günü- Müttefik Kuvvetler Normandiya çıkartmasını gerçekleştirdi. 24
Ağustos’ta Paris özgürlüğe kavuştu. Ve Amerikan Birlikleri, Eylül ayında Alman sınırını aştı.
Sonunda, 5 Mayıs 1945’te Almanlar teslim oldu.
Japonya ile savaş 1945 Ağustos’unda Başkan Harry Truman’ın, Hiroşima ve Nagazaki’ye
atom bombası atılması emrini vermesiyle sona erdi. Yaklaşık 200,000 sivil hayatını
kaybetti. Bu konu, günümüzde hâlâ tartışılıyor olmakla birlikte, eğer Müttefikler Japonya’yı

şgal etmek zorunda kalsaydı, verilen kayıplar, bombanın sebep olduğundan çok daha fazla
olacaktı.
SOĞUK SAVAŞ
Savaştan sonra bu kez ABD’nin de katılımıyla Birleşmiş Milletler kuruldu. Kısa süre sonra
ABD ile savaş sırasındaki müttefiki Sovyetler Birliği arasında bir gerilim başgösterdi. Sovyet
Lideri Stalin, Avrupa’daki özgür ülkelerde serbest seçimler yapılmasını destekleme sözü
verdiği halde Sovyet güçleri, Doğu Avrupa’da Komünist Diktatörlük’te ısrar ediyordu.
Almanya bölündü. Batısı İngiltere, Fransa ve Amerika’nın, doğusu ise Sovyetler’in işgâli
altındaydı. 1948 baharında Sovyetler, Batı Berlin’i kuşatma altına aldı. Açlıkla karşı karşıya
kalan kentin kendilerine boyun eğeceğini düşünüyorlardı. Batılı güçler, hava köprüsü kurup
gıda ve yakıt yardımı yaptı. Sovyetler Birliği Mayıs 1949’da kuşatmayı kaldırmak zorunda
kaldı. ABD, bu tarihten
1 ay önce, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, Izlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda,
Norveç, Portekiz ve Büyük Britanya ile Kuzey Atlantik Paktı’nı (NATO) kurma konusunda
anlaşmaya varmıştı.
25 Haziran 1950’de Sovyet silahlarıyla donatılmış Kuzey Kore ordusu, Stalin’in de onayıyla
Güney Kore’yi işgal etti. Truman derhal Kuzey Kore’yi savunmak için Birleşmiş Milletler’den
taahhüt aldı. Savaş 3 yıl sürdü. Ve Kore’nin ikiye bölünmesiyle sonuçlandı.
Sovyetlerin Doğu Avrupa’yı kontrol altında tutması, Kore Savaşı, Sovyetlerin atom ve
hidrojen bombaları geliştirmesi Amerikalılarda korku yaratmıştı. Kimileri ülkede hainler
bulunduğuna inanıyordu. 1950’li yılların başında Cumhuriyetçi Senatör Joseph Mc Carthy,
Dış İşleri Bakanlığı ile Ordu’nun komünistlerle dolu olduğunu iddia ediyordu. Mc Carthy
sonunda itibarını kaybetti. Ama o zamana kadar pekçok kişi işinden oldu ve aynı dönemde
Amerikan halkı, en temel özelliği olan, siyasi fikir ayrılıklarına gösterdiği hoşgörüyü
kaybetmişti.
ABD, 1945’den 1970’e kadar, arada kısa durgunluklar olmakla birlikte uzun bir ekonomik
büyüme dönemi yaşadı. Amerikan halkı ilk kez konforlu hayatın tadını çıkartıyordu. 1960
yılında, ailelerin % 55’inin çamaşır makinesi, % 77’sinin arabası, % 90’ının TV’u ve hemen
hepsinin buzdolabı vardı. Ve halk artık ırksal adaletin yerleşmesinden yanaydı.
2. Dünya Savaşı Generali Dwight D. Eisenhower’in 8 yıllık Başkanlığından sonra 1960
yılında yeni başkan John F. Kennedy oldu. Genç, enerjik ve yakışıklıydı. “Ülkeyi yeniden
ileri götürmeye” söz vermişti. 1962 Ekim’inde Soğuk Savaş’ın en ağır kriziyle karşı karşıya
kaldı. Sovyetler Birliği’nin, Küba’ya, birkaç dakika içinde Amerikan şehirlerine ulaşabilecek
şekilde nükleer füzeler yerleştirdiği ortaya çıkmıştı. Kennedy, adayı denizden abluka altına
aldı. Sovyet Lider Nikita Kruşçef, füzeleri geri çekmeyi kabul etti. Ancak karşılığında,
Amerika’nın Küba’yı işgal etmeyeceğine dair söz aldı.
Nisan 1961’de Sovyetler, ilk insanlı uzay aracını dünya yörüngesine yerleştirerek
zaferlerine bir yenisini ekledi. Buna karşılık Başkan Kennedy, 10 yıl içinde Amerikalıların
Ay’da yürüyeceğine dair söz verdi. Bu söz, astronot Neil Armstrong, 1969 yılının Temmuz
ayında Apollo 11 uzay aracından inip Ay yüzeyine adım attığında gerçekleşti.
Ancak Kennedy o günü göremedi. Çünkü 1963 yılında suikaste kurban gitmişti. Dünya
çapında bir başkan değildi. Ama ölümü, Amerikan halkı için gerçek bir şok oldu. Ondan
sonra seçilen Lyndon B. Johnson, Kongre’den bir dizi sosyal program yasası geçirmeyi

başardı. Johnson’un “yoksullukla savaş” programı, yoksul çocuklar için okul öncesi eğitimi,
okula devam edemeyen çocuklar için özel beceri programları ve kenar mahalle gençleri için
kamu hizmetlerini içeriyordu.
6 yıllık başkanlık döneminde Johnson öncelikle Vietnam Savaşı’yla ilgilenmek durumunda
kaldı. 1968 yılında, 500,000 Amerikan birliği, önceden hiç bilmedikleri bu küçük ülkede
savaşıyordu. Siyasetçiler bu savaşı, komünizmi her cephede denetlemek adına gerekli
görmekle birlikte, Vietnam’da olanların ABD’yi ilgilendirmediğini düşünen Amerikalıların
sayısı giderek artıyordu.
Üniversite bahçelerinde, Amerika’nın müdahalesini protesto eylemleri başladı.
Polisle öğrenciler arasında şiddete varan çatışmalar yaşandı. Savaş karşıtı tutum giderek
adaletsizlik ve ayrımcılığı da kapsam içine almaya başladı.
Johnson, kendisine karşı artan hoşnutsuzluk nedeniyle, başkanlığa 2. kez adaylığını
koymamaya karar verdi. 1968 yılında Richard Nixon başkan seçildi. Nixon, kademeli olarak
Amerikan askerlerin yerine Vietnamlı askerler yerleştirdi. 1973’te Kuzey Vietnam’la barış
anlaşması imzaladı. Ve Amerikan askerlerinin eve dönmesini sağladı. Başkanlığı
döneminde 2 önemli diplomatik atılım daha gerçekleştirdi. Çin Halk Cumhuriyeti ile
diplomatik ilişki kurdu ve de Sovyetler Birliği ile Stratejik Silahları Sınırlandırma Anlaşması
için görüşmelere başladı. 1972 de yeniden başkan seçilmesi çok kolay oldu.
Seçim kampanyası sırasında, rakibi olan Demokratik Parti’nin Washington, Watergate’teki
merkezine izinsiz giren 5 kişi tutuklandı. Yapılan soruşturma sırasında bu kişilerin Nixon’un
seçim komitesinin emriyle hareket ettiği ortaya çıktı. Beyaz Saray, olayla bağlantısını örtbas
etmeye kalkışınca işler iyice sarpa sardı. Bant kayıtlarından, başkanın olayla bizzat ilgisi
bulunduğu açığa çıktı. 1974 yazı geldiğinde Kongre’nin, Nixon’un suçunu sabit göreceği
açıkça belli olmuştu. Nixon, 9 Ağustosta istifa etti. Ülke tarihinde istifa eden tek başkandır.
DEĞİŞİM YILLARI
2 Dünya Savaşı’ndan sonra Başkanlık makamı, Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında
dönüşümlü olarak el değiştirdi. Ancak çoğu kez, Kongre’de -Temsilciler Meclisi ve Senato-
Demokratlar ağırlıktaydı. Demokratların ardarda 26 yıllık hakimiyetinden sonra 1980
yılında, Senato’da çoğunluk Cumhuriyetçilere geçti.
Aynı dönemde Cumhuriyetçi Ronald Reagan başkan seçildi.
Reagan’a karşı tutumları ne olursa olsun Amerikalıların çoğu onun, ülkeyi onurlandırdığına
ve geleceğe dair umut aşıladığına inanmıştı. Ancak yine onun döneminde, iç siyasette
federal hükümetin çok genişlediği ve federal vergilerin çok yüksek olduğundan
yakınılıyordu.
Federal bütçe açığı arttığı halde ABD ekonomisi, 1983 yılında 2. Dünya Savaşı’ndan bu
yana en tutarlı ve en uzun süreli büyüme dönemine girmişti. Dönemin en ciddi vakaları ise,
Lübnan’da rehin tutulan Amrikalıların kurtarılması amacıyla İran’a gizlice silah satıldığının
ve Kongre’nin izni olmadığı halde, Nikaragua’daki hükümet karşıtı güçlere mali destek
verildiğinin ortaya çıkmasıydı. Bu olaylara rağmen Reagan 2. kez kazandığı başkanlık
döneminde de halkın desteğinden yoksun kalmadı.
Onun ardından 1988’de seçilen George Bush, Reagan’a duyulan sempatiden yararlandı ve
onun politikalarını sürdürdü. 1990 yılında Irak, petrol kaynakları zengin Kuveyt’i işgal

ettiğinde Bush, Çokuluslu Koalisyon’u oluşturdu. Ve Kuveyt 1991 yılının başında işgalden
kurtuldu.
1992’de Amerikan seçmenleri yine sandık başındaydı. Demokrat Bill Clinton’u seçtiler.
Clinton, 1996’da 2. kez seçildi. 1990’lı yıllarda eski tartışmalar yeniden alevlendi.
Tartışmalar, güçlü bir federal hükümeti savunanlarla, yetkinin merkezileşmesine karşı
olanlar; okullarda dua edilmesini onaylayanlarla, kiliseyle devlet işlerinin ayrılmasını
isteyenler; ve de suçluların derhal cezalandırılmasını uygun bulanlarla suçu oluşturan
nedenler üzerinde durulması gerektiğini savunanlar arasındaydı. Seçim kampanyalarında
paranın rolü, kaygılara yol açıyordu. Bu nedenle
2002 yılında çıkartılan bir yasayla partilere belli türde bağışlar yapılması yasaklandı.
Federal mahkeme, anayasaya aykırı olduğunu belirttiği halde söz konusu yasa, ABD’nin
siyasi kampanyalarının mali destek elde etme yöntemlerine değişiklik getirdi. Eski Başkan
Bush’un oğlu olan Cumhuriyetçi George W. Bush, 2000 yılında başkan seçildi. Göreve
başladığında, ekonomi güçlüydü ve ülkede huzur hakimdi. Ancak bu huzur 11 Eylül 2001’de
bozuldu. Koordine bir eylem gerçekleştiren teröristler 4 Amerikan uçağını kaçırdılar. 2 uçak
New York City’deki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz binalarına saldırdı, biri Washington D.C.
yakınlarında Pentagon’a intihar saldırısında bulundu ve son uçak Pennsylvania’da bir
araziye düştü. Olayda 3000’den fazla insan öldü.
Amerikan halkı bu vahşi saldırılar karşısında şaşkınlık içinde kalmıştı.
Ama birleşip, başkanlarıyla birlikte
suçluları adalete teslim etmek, dünyayı terörden kurtarmak ve tüm dünya halklarına barış
ve özgürlük getirmek için mücadeleyi seçtiler. Başkan Bush “ulusumuz hedeflerini, daima
kendi savunmasından daha üstün görmüştür” diyordu. “Her zamanki gibi insan özgürlüğüne
öncelik veren ‘adil barış’ için mücadele ediyoruz. Teröristlerin ve zalimlerin tehditlerine karşı
barışı savunacağız. Büyük güçler arasında iyi ilişkiler sağlayarak barışı koruyacağız. Ve,
özgür toplumları destekleyerek her kıtada barışı kuracağız”.


hosting
eXTReMe Tracker