Spor ve Eğlence Dünyası

POPÜLER KÜLTÜR İHRACI

Beyzbol, basketbol, sinema filmleri, jazz, rock, ve country müziği.

Mickey Mouse, Babe Ruth, screwball komedisi, G.I. Joe, blues, ‘The Simpsons’, Michael
Jackson, Dallas Kovboyları, Gone with The Wind (Rüzgar Gibi Geçti), Dream Team (Rüya
Takımı), Indiana Jones, Catch-22 -–Amerikan spor ve eğlence hayatından alınan bu adlar,
tarzlar ve deyimler diğer Amerikan ürünlerine katılıp artık yerküreyi dolaşmıştır. İyi ya da
kötü artık her ülke iki ayrı kültüre sahip: Biri kendi kültürü, diğeri ise spor, sinema, televizyon
programları ve müzik alanlarında, yüksek enerjisi ve geniş bir kitleye hitap etmesi ile
belirginleşen Amerika kültürü.
Bu bölümde Amerika’nın dünya eğlence sektörüne yaptığı beyzbol, basketbol, sinema
filmleri ve jazz, rock, country müzikleri gibi özgün katkılar ele alınacaktır.
BEYZBOL
Amerikalılarda en fazla nostalji uyandıran spor dalı kuşkusuz beyzboldur. Birçok Amerikalı
bu oyunu (ya da bir benzeri olan Softball’u) çocukken oynamıştır ve bu yaygınlık yüzünden
Beyzbol ‘ulusal hobi’ olarak da anılır. Ayrıca demokratik bir oyundur, çünkü futbol ve
basketbol’un aksine beyzbol, ortalama boyu ve ağırlığı olan insanlar tarafından da
oynanabilir.
Beyzbol, Amerikan İç Savaş’ı (1861-1865) öncesinde, boş arsalarda oynanan “rounders”
denilen basit bir oyun olarak ortaya çıkmıştır. Oyunun ilk şampiyonları İngiltere’deki Kriket
modelini örnek alarak kuralları geliştirmiş ve beyzbolu daha çok beceri ve zekâ gerektiren
saygın bir oyun haline getirmişlerdir. Beyzbola asıl değer kazandıran gelişme, skorlar ve
kırılan rekorların takip edilmesiyle olmuştur. John Thorn’un Beyzbol Ansiklopedisi’nde
belirttiği gibi “Günümüzde, rekorsuz bir beyzbol düşünmek mümkün değildir.” Büyük
ihtimalle Amerikalıların çoğu Mark McGwire’ın 1998 yılında 70 ‘home run’ ile, Roger
Maris’in 1961’deki 61’lik rekorunu kırdığını bilir ama Ronald Reagan’ın 1984 yılında
(başkan seçmenleri kurulunda) 525 oy alarak Başkan seçildiğinde, Franklin Roosevelt’in
1936 yılındaki 523’lük rekorunu kırdığını bilmezler.
İlk profesyonel beyzbol ligi 1871’de kuruldu. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde
Amerika’daki büyük kentlerin çoğunun bir profesyonel takımı vardı. Takımlar, Milli Lig ve
Amerikan ligi olarak iki gruba ayrılmıştı. Normal sezon içinde her takım kendi ligindeki
takımlarla oynardı. Her ligin şampiyonu o ligin ‘pennant’ı (flama) olarak bilinirdi ve iki
pennant sezon sonunda Dünya Serisi’nde karşılaşırlardı. Bu iki takım arasında dört
karşılaşmayı kazanan (toplam en çok yedi maç sonucunda) o yılın şampiyonu olurdu. Bu
sistem günümüzde de devam etmektedir ancak her ligin alt bölümleri vardır ve pennant
takımları bölüm şampiyonlarının sezon sonundaki play-off maçları sonunda belirlenir.
Beyzbol 1920’lerde Babe Ruth’un (1895-1948) New York Yankees’e üst üste birkaç dünya
serisi galibiyeti kazandırdığı dönemde olgunlaşmaya başlamıştır. Ruth, bu sezonlar
boyunca “Home Run” adı verilen -topun saha dışına atıldığı- başarılı vuruşlarla ülke
çapında bir beyzbol kahramanı haline gelmişti. Zaman içinde her takım, kadrosunda çok iyi

oyunculara yer vermeye başladı. Sözü edilmeye değer önemli oyunculardan biri de
Brooklyn Dodgers’da oynayan ve 1947’de Amerika’da büyük liglerde yer alan ilk zenci
olarak da tarihe geçen yetenekli ve cesur atlet Jackie Robinson’dı (1919-1972).
(Robinson’dan önce zenci oyuncular sadece Negro ‘Zenci’ Ligi’nde beyzbol oynama imkânı
bulabiliyorlardı).
1950’li yılların başında beyzbol coğrafi açıdan da yayılma gösterdi. Batı şehirleri,
takımlarını kurmak için önceleri ya doğudaki takımları cazip tekliflerle çağırıyor ya da
“uzantı” adı verilen takımlar kurarak oyuncu kiralıyorlardı. 1970’li yıllara kadar katı anlaşma
kuralları yüzünden beyzbol takımı sahipleri bir anlamda oyuncuların da sahibiydi.
Günümüzde ise oyuncular belli bir ölçüde özgürdür. Kendi seçtikleri herhangi bir takımda
oynayabilirler. Beyzbol yıldızları için yapılan transfer mücadeleleri ve milyonlarca dolara
ulaşan teklifler bu durumun sonucudur. Ayrıca oyuncu sendikaları ile kulüp sahipleri
arasında çıkan sorunlar bazen maçların aylarca aksamasına sebep olabilmektedir. Eğer
Beyzbol hem bir spor dalı hem de bir işletme ise, pekçok hoşnutsuz taraftar 20. yüzyılın
sonunda, işletme tarafının ağır bastığını düşünmektedir.
Beyzbol Japonya’ya, 2. Dünya Savaşı sonrası işgal döneminde Amerikan askerleri
tarafından tanıtıldı ve sevildi. 1990’lı yıllarda ise Japon oyuncu Hideo Nomo, Los Angeles
Dodgers takımında yıldız “pitcher” olarak görev aldı. Beyzbol aynı zamanda Küba ve diğer
Karaib ülkelerinde de yaygın olarak oynanmaktadır. Amerika’da beyzbol sıralamasının en
yüksek grubu olan büyük liglerde 2003 sezonuna başlayan oyucuların yüzde 27.8’i Birleşik
Devletler’in dışında doğmuş olup Puerto Rico’yu ve 16 yabancı ülkeyi temsil etmektedirler.
BASKETBOL
Çok seyahat etmiş olan başka bir Amerikan oyunu ise basketboldur. Basketbol günümüzde
yaklaşık 250 milyon kişinin düzenli, sayısız kişinin de boş zamanlarını değerlendirmek için
oynadığı bir oyundur. Bu oyun ilk defa 1891 yılında, Presbiteryen rahip adayı James
Naismith(1861-1939) tarafından oynatılmıştır. Naismith, Genç Erkekler Hristiyanlık Birliği’ne
(YMCA) ait Springfield, Massachusetts’de bir okulda beden eğitimi dersi vermek üzere
görevlendirilmişti. Ders vereceği sınıf çok düzensiz olduğu için Naismith’e yeni bir oyun
bulup gençleri oyalama talimatı verilmişti. Kış mevsiminde oldukları için dışarıda hava çok
soğuktu ve bu yüzden kapalı alanda oynanabilecek bir oyun tercih ediliyordu. Naismith,
Kanada’da geçirdiği çocukluk yıllarını ve o dönemde oynadıkları “taş üstünde ördek” adlı bir
oyunu hatırladı. Bu oyunda amaç yüksekte duran bir kaya parçasını, küçük taşlar
kullanarak düşürmekti. Naismith aynı zamanda “rugby” oyuncularının kapalı bir spor
salonunda topları bir kutunun içine atarak antreman yaptıklarını da hatırlıyordu. Aklına
yükseğe bir kutu bağlayıp içine top atma fikri geldi ama karton kutu bulunamayınca şeftali
filesi kullandı. “Sıçrama’nın 100 Yılı” adlı kitabın yazarı Alexander Wolff’a göre Naismith
‘yaklaşık bir saat’ içinde oyunun kurallarını yazdı. Bu kuralların çoğu hâlâ geçerlidir.
Basketbolun yayılmasının üç temel nedeni vardı: YMCA mezunları çok seyahat ediyorlardı,
Naismith oyunun kurallarını herkese anlatıyordu ve kış mevsiminde içerde oynanabilecek
basit bir oyuna ihtiyaç vardı. Naismith, bu spora Amerika’nın ilk büyük üniversite basketbol
coach’u(Koç’u) Forrest “Phog” Allen’ı (1885-1974) da kazandırmıştır. Allen, önce Kansas
üniversitesinde Naismith’in oyuncusuydu. Daha sonra aynı üniversitede 771 oyun boyunca
kendisi coach olarak görev aldı. Allen’ın yıldız oyuncuları arasında profesyonel basketbolun
ilk süperstarlarından olan Wilt Chamberlain vardı. Chamberlain 1982 yılında bir maçta 100 sayı atarak rekor bir sonuca imza atmıştı.
İlk profesyonel basketbol ligi 1898 yılında kurulduğunda oyuncular kendi sahalarındaki
maçlardan $2.50, deplasmanda ise $1.25 kazanıyorlardı. O dönemden bu yana yüz yıl bile
geçmedi ama Washington Bullet’ın (şimdiki adı Washington Wizards) yıldız oyuncularından
Juwan Howard bugün, kendi takımından ve Miami Heat’ten yedi sezon için 100 milyon
doları aşan teklifler alıyor.
Amerikan Basketbol Birliği’nde(NBA) bugün birçok yabancı oyuncu vardır. Ancak,
Olimpiyatlarda ve uluslararası karşılaşmalarda evlerine dönüp kendi ülkelerini temsil
ederler. Amerikan milli takımının 2002 yılındaki Dünya Şampiyonası’nda 6. sırada yer
alması, basketbolun dünya sporu haline geldiğinin tartışılmaz bir göstergesidir.
SİNEMA
Amerikalı film eleştirmeni Pauline Kael, yazılarını topladığı kitabına(1968) “Kiss Kiss Bang
Bang” adını vermişti. Bir İtalyan film posterinden esinlendiği bu ismi açıklarken Kael
“sinemanın çekiciliğini açıklayan en özlü deyiş bu olsa gerek” diyor. (Kitabın adının)
Amerikan filmlerinin saf enerjisini özetlediğine şüphe yok.
Sinema, Amerikan icadı olmasa da, bu ülkenin dünya eğlence kültürüne sağladığı en büyük
katkılardan biridir. 1900’lü yılların başında, sinemanın ilk kurulduğu yılarda özellikle
Yahudilerden oluşan birçok göçmen grubu Amerikan Film Sanayinde iş imkânı bulmuştu.
Irkçı önyargılar yüzünden diğer iş gruplarına kabul edilmeyen göçmenler bu yeni gelişen
sektöre kendi damgalarını vurmaya başladılar. O dönemde dükkân önlerine kısa film izleme
mekânları kuruluyordu. Giriş ücreti bir ‘nickel’(5 sent) olduğu için bunlara ‘nickelodeon’ adı
veriliyordu. Birkaç yıl içinde Samuel Goldwyn, Carl Laemmle, Adolph Zukor, Louis B.
Mayer, ve
-Harry, Albert, Samuel, Jack’den oluşan- Warner Kardeşler gibi birkaç müteşebbis göçmen
yapımcılık alanına geçti. Ve kısa zamanda yeni bir iş sektörü haline gelen film stüdyosunun
önde gelen patronları oldular.
Büyük stüdyolar Los Angeles, California’daki Hollywood bölgesinde yer alıyordu. 1. Dünya
Savaşı öncesinde Amerika’nın çeşitli şehirlerinde film yapılıyordu ama sanayi geliştikçe
yapımcılar Güney California’ya doğru kaymaya başladı. Onları güneye çeken, yıl boyunca
çekim imkânı sağlayan ılımlı iklim ile mekân ve manzaraların çeşitliliğiydi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’dan başka sinemacılar da gelmeye başladılar:
Yönetmenlerden Ernst Lubitsch, Alfred Hitchcock, Fritz Lang ve Jean Renoir; oyunculardan
Rudolph Valentino, Marlene Dietrich, Greta Garbo, Ronald Colman ve Charles Boyer.
Batıda sesli filmlerin başlamasıyla New York sahnelerinden gelen oyuncuların da katılımı
sonucu sinemacılar 20. yüzyılın en çabuk gelişen sanayilerinden birini oluşturmaya
başladılar. Sinemanın popülaritesinin en yüksek olduğu 1940’lı yılların ortasında
stüdyolarda, yılda 400 kadar film çevriliyordu. Haftada 90 milyon kişi bunları izliyordu.
Altın çağı olan 1930 ve 40’lı yıllarda Hollywood’dan çıkan filmler Henry Ford’un montaj
bantından çıkan arabalar gibiydi. Hiçbir film diğerine benzemiyordu ama hepsi belli bir
formüle göre yapılıyordu: Western, komedi, kara filmler, müzikal, çizgi film, biopic
(biyografik film), vb. Yine de her film biraz farklıydı ve araba işçilerinin aksine filmleri
yapanların hepsi birer sanatçıydı. To Have and Have Not,(1944) sadece Humphrey Bogart
(1899-1957) ile Lauren Bacall’ı (1924- ) bir araya getiren ilk film olarak değil aynı zamanda  ilerde Nobel ödülünü kazanacak olan iki kişi tarafından yazılmış olma özelliğini de
taşıyordu. Bunlar, filmin esinlendiği aynı adlı kitabın yazarı Ernest Hemingway (1899-1961)
ile onu senaryolaştıran William Faulkner’di (1897-1962).
Sinemacılık hâlâ bir işletme olarak görülüyordu ve film şirketleri stüdyo sistemi denilen bir
yöntemle para kazanıyorlardı. Büyük stüdyoların düzenli maaş verdikleri oyuncu, yapımcı,
yönetmen, senarist, dublör ve teknisyenlerden oluşan binlerce kişilik kadroları vardı. Ayrıca
bu şirketlerin, sadece kendi filmlerini gösteren ve daima yeni malzemeye ihtiyaç duyan ülke
çapında yüzlerce sineması mevcuttu.
Asıl şaşırtıcı olan ise, böylesine kısıtlı olanaklardan inanılmaz derecede nitelikli filmlerin
ortaya çıkmasıydı. Bunun sebeplerinden biri, piyasada çok sayıda film bulunduğu için
hepsinin çok satma amacıyla yapılmıyor olmasıydı. Bir stüdyo, iyi bir senaryo ve pek
tanınmayan aktörlerle orta-bütçeli bir yapım gerçekleştirip zararı göze alabiliyordu. En iyi
Amerikan filmi kabul edilen Orson Welles’in yönettiği Citizen Kane (Yurttaş Kane)(1941) de
bu tarz bir çalışmaydı. Ya da Howard Hawks(1896-1977) ve Frank Capra(1897-1991) gibi
kararlı yönetmenlerin kendi sanatsal görüşlerini uygulamak için stüdyolarla mücadele
etmeleri gerekiyordu. Stüdyo sisteminin en başarılı yılı 1939 olmuştur. Wizard of Oz (Oz
Büyücüsü), Gone With the Wind (Rüzgâr Gibi Geçti), Stagecoach, Mr Smith Goes to
Washington (Bay Smith Washington’da)
(yönt:Capra), Only Angels Have Wings (yönt:Hawks), Ninotchka (yönt:Lubitsch), ve
Midnight(Gece Yarısı) gibi klâsikler hep bu yılda çekilmişti.
Stüdyo sistemi 1940’ların sonunda iki güç tarafından zorlandı: Film yapımcılığı ile
dağıtımının ayıran Federal Anti-Tröst yasası ve televizyonun ortaya çıkışı. Bütçe kaynakları
arttığı halde üretilen film sayısı büyük bir düşüş gösterdi. Çünkü Hollywood, izleyicilere
televizyonda göremeyecekleri tarzda yapımlar sunmak istiyordu. Bu korkunun Hollywood
üzerindeki etkisi devam etti. Buna; oyunculara, stüdyo yöneticilerine ve sözleşmeleri
düzenleyen menajerlere verilen yüksek maaşlar da eklenince bugünkü filmler ya çok
başarılı oluyor, ya da büyük zarar ediyor. Sonucu belirleyen şey ise, yüksek maliyetli
filmlerin halkın zevkine uyup uymamasıdır.
Stüdyolar hâlâ faaldir. Çoğu diğer medya şirketleriyle ortaklık içerisindedir. Ama artık
Amerika’nın en ilgiye değer filmleri bağımsız yapımlardan oluşuyor. Örneğin Woody
Allen’ın(1935 - ) filmleri bu kategoriye girmektedir. Eleştirmenlerden olumlu puan alan Allen
filmleri aynı zamanda kâr da getiriyor. Ve iyi oyuncular zaten Allen ile çalışmak istedikleri
için yüksek ücret talep etmiyorlar ve filmler ucuza maloluyor. Bu yüzden bazı filmlerin
izlenme oranı az da olsa parasal kaybı çok fazla olmuyor. Öte yandan Tom Cruise ya da
Arnold Schwarzenegger filmlerinin başlangıç giderleri starlara verilen yaklaşık 10 milyon
dolar ile belirleniyor. Diğer harcamalar eklenince rakam birkaç katına çıkıyor. Bu yüzden
Hollywood stüdyo yöneticileri filmin izlenme oranı konusunda şansa yer bırakmak
istemiyorlar.
POPÜLER MÜZİK
Özgün bir Amerikan tarzı yakalayan ilk popüler müzik bestecisi Stephen Foster’dı (1826-
1864). Avrupa müziği ile Afrika kökenli Amerikan müziğinin ritm ve temalarını birleştirerek
yaptığı düzenlemeler, Amerikan müziğini biçimlendirmeye devam etmektedir. İrlanda
kökenli Foster, Amerika’nın güneyinde büyümüştü. Köle müziği ve beyaz oyuncuların zenci makyajıyla kendilerini Afrikalılara benzetip Afrika kökenli şarkılar ve danslar sergiledikler  “minstrel” gösterilerine tanık olmuştu. Bu tür materyaller Foster’ın çok bilinen şarkılarına da
esin kaynağı olmuştu. Aralarında “Oh! Susanna,” “Camptown Races,” “Ring the Banjo,”
“Old Folks at Home”un (ya da çok bilinen ilk mısrası ile: Way Down upon the Swanee River)
da bulunduğu bu şarkıları Amerikalılar hâlâ ezbere bilirler.
Filmler ve Radyo daha ortada yokken birçok Amerikalı ya kendi başlarına eğleniyordu ya da
hatiplerin, sirklerin ve gezgin sahne gösterilerinden oluşan “vaudeville”in (vodvil) şehre
gelmesini bekliyordu. Birçok ünlü Amerikalı gösteri sanatçısı kariyerine vaudeville ile
başlamıştı. Örneğin W.C. Fields, Jack Benny, George Burns ve Gracie Allen, Buster
Keaton, Sophie Tucker, Fanny Brice, Al Jolson ve The Three Stooges. Ancak halk sürekli
yeni şarkılar istiyordu. 19. yüzyılın sonunda, New York’ta Tin Pan Alley adı verilen bir
sokakta yoğunlaşan şirketler müzik yayınları sektörünü yarattı.
Vodvil ve Avrupa’dan gelen “operetta” tarzları zamanla Broadway müzikalini
-öykünün şarkılı ve danslı diyaloglarla anlatıldığı yeni bir tür- yarattı. Bu türün ilk başarılı –
ve hâlâ en iyiler arasında yer alan– örneği ilk kez 1927’de sahnelenen Jerome Kern’in Şov
Gemisi idi. İlginç olan şudur ki, Şov Gemisi, zenci-beyaz ortak yaşamı üzerine kurulu bir
öyküden yola çıkarak, Amerikan müziğindeki zenci etkisini anlatır. Gösterinin ana müzik
teması “Ol’ Man River” ise bir köle ağıtıdır.
Besteci İrvin Berlin (1888-1989) Tin Pan Alley’den Broadway’e yumuşak bir geçiş yapmıştı.
Rus-Yahudi göçmeni olmasına rağmen
en ülü Amerikan şarkılarına imza attı.
“God Bless America”, “Easter Parade” “White Christmas”, “There is no Business like Snow
Business” ve “Cheek to Cheek” bunlardan birkaçıdır. Cole Porter (1891-1964) “Anything
goes” “My heart belongs to daddy” “You’re the top” “I get a kick out of you” ve “It’s De-
Lovely” gibi şarkılarda kullandığı imalı sözler ve çoşkulu melodilerle Broadway şov
şarkılarına ayrı bir incelik katmıştır.
Scott Joplin (1868-1917) ve Eubie Blake (1883-1983) gibi zenci besteciler de kendi kültürel
miraslarından esinleniyorlardı. Yazdıkları eserler piyano için “ragtime” (kesik tempolu
müzik) parçaları ve Joplin örneğinde opera tarzındaydı. Joplin ölümünden sonra
unutulmuştu ama şarkıları 1970’li yıllarda geri döndü. Blake, Shuffle Along adlı bir müzikal
besteledi. Zencileri konu alan ve yine zenciler tarafından sahnelenen ilk Broadway
müzikaliydi. Blake, 90’lı yaşlarına kadar çalışmalarına devam etti. Kaynağını köle
şarkılarından alan Blues tarzı ise 1920’li ve 30’lu yıllarda New York’ta ve diğer şehirlerde
çok tutuluyordu. Blues’un önde gelen isimleri
Ma Rainey (1886-1939) ve Bessie Smith’di
(c. 1898-1937).
CAZ
W.C. Handy’nin “St Louis Blues” adlı şarkısı 20. yüzyılın en çok yorumlanan parçalardan
biridir. Bessie Smith’in 1925 yılında, Louis Armstrong’un (1900-1971) korneti eşliğindeki
yorumu en bilinenidir. 3 büyük yetenek yeni müzik tarzında birleşmişti. (Besteci, yorumcu,
enstrümantalist). “Caz”ın anlamı tam olarak bilinmemekle beraber seks sözcüğünden
türediği kesindir. 20. yüzyılda New Orleans’da doğan caz, ragtime’ı, köle şarkılarını ve
nefesli çalgıları birleştirdi. En temel özelliği esnekliğiydi. Canlı programlarda müzisyenler,
bir şarkıyı asla 2 kez aynı şekilde yorumlamazlardı. Notalarda ve sözlerde doğaçlama
yapılırdı.  Jelly Roll Morton(1885-1941), Duke Ellington (1899-1974), Louis Armstrong, Benny
Goodman(1909-1986), Bix Beiderbecke(1903-1931), Billie Holiday(1915-1959), Ella
Fitzgerald(1918-1996) gibi besteci ve yorumcularıyla caz, 1920’lerden 1940’lı yıllara kadar
Amerikan popüler müziğine hakimdi. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, Glenn Miller( 1909-1944)
ve William “Count” Basie(1904-1984) gibi şeflerin yönetimindeki
büyük orkestralarla icra edilmeye başlandı.
1940’lı yılların sonunda be-bop denilen ve daha çok zihne hitap eden enstrümantal caz ilgi
görmeye başladı. Bu türün yorumcuları arasında trompetçi Dizzy Gillespie(1917-1993) ve
Charlie Parker(1920-1955)’i sayabiliriz. Trompetçi Miles Davis(1926-1991) ise, klasik müzik
dahil olmak üzere pekçok müzik türünden esinlenmiş ve bu etkileri “Sketches from Spain”
adlı bestesinde birleştirmişti.
‘ROCK AND ROLL’ VE COUNTRY
1950’li yıllara gelindiğinde caz, büyük kitleler üzerindeki etkisini yitirmeye başladı. Yeni bir
pop müzik tarzı olan “Rock and Roll” ortaya çıktı. Rock and Roll’un kaynağı, sert temposu
ve tehlikeli şarkı sözleri ile tanınan zenci müziği ‘Rythm & Blues’du. Zenciler tarafından ve
zenciler için yazılıyor olsa da Rythm & Blues, kısa sürede beyaz genç Amerikalılar için,
geceleri zenci radyolardan dinleyebilecekleri gizli bir zevk haline geldi. Rythm & Blues’u
ortalama dinleyiciye hitap eden bir müzik tarzına dönuştürmek isteyen beyaz müzisyenler
bu şarkıları yeniden yorumlamaya (cover) başladılar. Ve şarkıların temposunu düşürüp
sözleri düzelttiler. Bu duruma tipik bir örnek, “Ain’t that a shame” adlı şarkıdır. Şarkı, 1955
yılında zenci besteci Antoine ‘Fats’ Domino’nun yorumuyla hit olmuş, ama beyaz solist Pat
Boone’un ballad tarzı düzenlemesiyle daha da popüler hale gelmiştir.
Zamanın ileri görüşlü müzik yapımcıları, zenci enerjisi ile şarkı söyleyebilen çekici bir beyaz
erkeğin çok tutulacağını biliyorlardı. Aradıklarını, Güneyli yoksul bir aileden gelen Elvis
Presley’de (1935-1977) buldular. Duygusal söyleyiş tarzının yanında Presley’in yakışıklı bir
fiziği ve yetişkinler eleştirse de gençlerin rock and roll tarzına çok uygun bulduğu, kalça
sallama becerisi vardı. Başlangıçta Presley de zenci şarkılarını yeniden yorumluyordu.
Örneğin ilk popüler şarkılarından olan “Hound Dog” aslında Blues sanatçısı Big Mama
Thornton’ın bestesiydi. Daha sonra, yeni Rock and Roll bestecilerinin özgün şarkılarını
söylemeye başladı.
Ortaya çıkışından birkaç yıl sonra Rock and Roll türü, Amerikan tarzı pop müzik olma
yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Kısa zamanda etkisi Büyük Britanya’ya da yayıldı,
1960’lı yıllarda Beatles ve Rolling Stones gibi gruplar da ortaya çıkmıştı.
Aynı dönemde Rock müziğiyle rekabet eden bir folk tarzı da ortaya çıktı. Bu; Kuzey
Carolina ve Batı Virginia dağları arasında kalmış dar bir bölgenin; İskoçya, İngiltere ve
İrlanda “ballad”larını temel alan müziğiydi.
Yine aynı dönemde, şarkılarını akustik gitar ve banjo eşliğinde icra eden The Weavers,
Joan Baez, Judy Collins, ve Peter, Paul & Mary gibi şarkıcılar ise Rock müziğine daha
düşük teknolojili bir alternatif sunuyorlardı.
Bob Dylan (1941- ) ise, zencilere vatandaşlık haklarının verilmemesi gibi, dönemin
toplumsal sorunlarını konu alan çarpıcı şarkılarla folk müziğin ulaştığı kitlenin sınırlarını
genişletti. Biri rock ve diğeri katkısız folk müzik hayranı kitle arasındaki saflaşma, Bob
Dylan’ın 1965 Newport Folk Müzik Festivalinde ‘elektronikleştiği’ (elektronik gitar çaldığı) için yuhalanması sırasında doruğa ulaştı. Dylan bu tavırdan hiç etkilenmedi ve folk müziğini,
rock’la bütünleştirme yolunda devam etti.
Bu önemli hareket, rock ve folk müziğinin yolunu bugün bile belirlemeye devam etmektedir.
Rock tarzının günümüzde hâlâ Amerika’da -ve dünyanın birçok yerinde– en etkin popüler
müzik olmasının temel sebebi, birçok müzik tarzını ve yeni şovmenlik unsurlarını güçlü
ritmik yapısına katabilmesidir. Rock müziği ne zaman yaratıcı enerjisini tüketiyormuş gibi
görünse, kısa sürede genellikle Afrikalı Amerikalıların ortaya çıkardığı yeni tarzlarla kendini
yeniliyor. Bunun son örneğini, ritmik basit melodileri ve kafiyeli-argo sözleriyle 1980’lerde
yükselen Rap’te görmek mümkündür.
Folk müziği gibi country de ABD’ye İngiltere, İskoçya ve İrlanda’dan gelmiştir. Country
müziği, orijinal biçimiyle, fiddle(keman türü), banjo, gitar ve bas fiddle gibi telli çalgılarla
“old time” tarzında icra edilir. Virginia, Kuzey Carolina ve diğer güney eyaletlerindeki
festivallerde hâlâ dinlenmektedir.
Modern country müziği –dönemin sorunlarını ele alan özgün şarkılar— 1920’li yıllarda kırsal
bölgelerde yaşayan kitlelerin iş bulmak için şehirlere göçü ile aynı zamana rastlar. Country
müziğinin melankolik bir tınısı vardır. Klasik şarkıların çoğu kayıp ve ayrılık konularını ele
alır –kaybedilen yuvalar, geride bırakılan ebeveynler, yitirilen sevgiler gibi-. Diğer Amerikan
popüler müzik biçimleri gibi country de sık sık kendini rock and roll temposuna kaptırır. Bu
bağlamda “Country Rock” başarılı bir bileşimdir. Ancak popülerlik açısından country müziği,
rock’u geriden takip etmektedir. Öte yandan country şarkıcısı Garth Brooks(1962- )
Amerikan müzik tarihinin diğer şarkıcılarından çok daha fazla albüm satmıştır –buna Elvis
Presley ve Michael Jackson da dahildir.
ELEŞTİRİ
Amerikan kültürünün dünya üzerindeki hakimiyeti bazı kesimleri kızdırmaktadır. Fransızlar,
düzenli kampanyalarla dillerini İngilizce kelimelerden arındırmaya çalışırken Kanadalılar da
ülkelerindeki Amerikan yayınlarını kısıtlama çabasındadır. Pekçok Amerikalı da
programların, medya tarafından en alt düzey standartlara çekilmesinden şikayetçidir.
Yine de ortak standartların her zaman alt düzeyde olması gerekmez ve Amerikalıların, tüm
insanlığın ilgisini çekecek eğlence programları sunabilmeleri küçümsenecek bir başarı
değildir. Yazar-yapımcı Jon Boorstin’in Hollywood Gözü adlı kitabında,
filmlerin kitlesel pazar zevkine göre yapılışını savunmak amacıyla söyledikleri Amerikan
popüler kültürünün diğer alanları için de geçerlidir: ”Cahil, açgözlü ve demokratik
yaklaşımlarıyla Hollywood film yapımcıları şunu iyi biliyorlar: Hem gurur duyacakları hem de
herkesin izlemek isteyeceği bir film yapabilirler. Bunun için gereksiz duyarlıklardan
kurtulmaları, ebeveynleri ve kardeşleri, Wall Street avukatları ve kasaba Rotaryenleri,
yazarlar, mühendislik öğrencileri, polisler, savaş karşıtları, otomobil yıkayıcıları, ikinci sınıf
öğrencileri, uyuşturucu bağımlıları ya da ayrımcılarla ortak yönlerini ortaya çıkarmaları
gerekir… Bunlar sevinç ve hüzün, kızgınlık ve heyecan, acı ve kaybetme duygusu ile
aşktır.”


hosting
eXTReMe Tracker