Bilim ve Tıp

BİLİM CUMHURİYETİ

ABD, Aydınlanma Çağı (1680 ile 1800 yılları arası) döneminde kuruldu. Bu dönemde, yazar
ve düşünürler, geçmişin batıl inançlarını reddettiler. Onun yerine, mantığın ve tarafsız
araştırmanın gücünü yücelttiler.
Bu durum, özellikle doğa bilimleri alanında görülmüştür. Aydınlanma düşünürleri, fikir alış
verişinin özgürce yapıldığı, ve yararlı bilginin, halkın tümü adına kullanılacağı bir “bilim
cumhuriyeti” düşlüyorlardı.
Bağımsız bir ulus olarak yükselen ABD, bilim ve icatları destekledi. Fikirlerin özgür akışını
yüreklendirdi, “yararlı bilgi”nin gelişimini destekledi ve dünyanın dört bir yanından yaratıcı
kişilere kucak açtı.
ABD Anayasası, bilimsel yaratıcılığı destekleme arzusunun ifadesidir. Anayasa’nın bir
maddesinde, Kongre’ye; “bilimsel gelişmeyi ve yararlı sanatları özendirmek amacıyla, sınırlı
süreler dahilinde olmak üzere yazarlara ve mucitlere özel haklar tanıma yetkisi” verilmiştir.
Bu madde, ABD patent ve telif hakları sisteminin temelini oluşturur. Amaç, icatların ve diğer
sanatsal faaliyetlerin, yaratıcısına bedel ödenmeksizin kopyalanmasına ya da
kullanılmasına engel olmaktır.
BİLİM İÇİN UYGUN İKLİM
Tarihinin erken döneminde ABD, bir bakıma Avrupa’dan tecrit edilmişti ve oldukça
yoksuldu. Yine de bilimsel araştırmalar için uygun bir yerdi. Amerika’da bilim, halkın
ihtiyaçlarıyla yakından bağlantılıydı. Dolayısıyla Avrupa’daki yerleşik ön yargılardan
bağımsızdı.
Amerika’nın kurucuları sayılan şahsiyetlerden iki tanesi bilim adamı olarak tanınır. Benjamin
Franklin, insanlığın elektrikle ilgili düşüncelerini ve kavrayışını yönlendirecek olan bir dizi
deney gerçekleştirdi. Daha pek çok şeyin yanısıra; tahmin edilen ama asla görsel olarak
kanıtlanmamış bir şeyi, yıldırımın, elektriğin bir formu olduğunu gösterdi. Franklin ayrıca, çift
odaklı gözlüğü ve kendi adıyla anılan bir sobayı da icat etti. (Franklin sobası, şömine
girintisine yerleştirilebilmekte ve bitişik odaya da ısı verebilmektedir)
Yeni Dünya’ya pirinç, zeytin ve çim türlerini kazandıran Thomas Jefferson, ziraat okulu
öğrencisiydi. Kuzeybatı Pasifik’i keşfeden Lewis ve Clark’ın gezilerinin (1804-06) bilimsel
sonuçlarını bir araya getirip değerlendirdi. Zaten bu gezinin sonucunda, bölgedeki bitki ve
hayvanlar sınıflandırılmış ve bilgiler sistemli hale getirilmişti.
Franklin ve Jefferson gibi 18. yüzyılın sonlarında yaşayan Amerikalı bilim adamlarının çoğu,
ülkenin bağımsızlığa kavuşup yeni bir ulusun doğması için verilen savaşın içinde yer
alıyordu. Bu kişiler arasında astronom David Rittenhouse, tıp doktoru Benjamin Rush ve
Doğa tarihçisi Charles Willson Peale’i sayabiliriz.

Amerikan Devrimi sırasında, Rittenhouse, Philadelphia’nın savunmasına katkıda bulunmuş
ve ABD ordusu için teleskoplar, deniz araçları tasarlamıştı. Savaş sonrasında da
Pennsylvania Eyaleti için yollar ve kanal sistemleri yaptı. Daha sonra yıldızları incelemeye
koyuldu ve bu alanda dünya çapında ün kazandı.
Genel cerrah olan Benjamin Rush, halk sağlığı ve hijyen konularına özen gösterilmesini
sağlayarak, bağımsızlık savaşı sırasında sayısız askerin hayatını kurtarmıştır. Uyguladığı
yeni tedavi yöntemleri sayesinde Philadelphia’daki Pennsylvania Hastanesini örnek bir
kuruma dönüştürmüştü. Rush, ordudaki görevini tamamladıktan sonra, ABD’deki ilk
bağımsız kliniği kurdu.
Charles Willson Peale daha çok sanatçı kimliğiyle tanınır. Ancak kendisi aynı zamanda
doğa tarihçisi, mucit, eğitimci ve siyasetçiydi. ABD’nin ilk büyük müzesi olan
Philadelphia’daki Peale Müzesi’ni kurdu. Kuzey Amerika Doğa Tarihi örneklerinden oluşan
tek koleksiyon burada yer alır. New York, West Point yakınındaki mamut kemiklerinin
çıkartıldığı kazıyı yapan da Peale’dir. İskeleti birleştirmek için 3 ay çalışmış ve bunu kendi
müzesinde sergilemişti. Peale Müzesi, yeni bir geleneği başlatmış; bilimsel bilgilerin halka
sunulmasını ve ilgi çekmesini sağlamıştı.
Amerikalı siyasi liderlerin bilgiye coşkulu yaklaşımı, diğer ülkelerden bilim adamlarının
ülkede sıcak karşılanmasını sağlıyordu. Muhalif siyasi görüşü yüzünden anayurdundan
ayrılmak zorunda kalan İngiliz kimyacı Joseph Priestley ilk gelen göçmenlerden oldu.
ABD’ye 1794 yılında geldi. Priestley, özgür ve yaratıcı bir ortam arayışıyla ülkeye göç eden
binlerce yetenekli bilim adamının ilkiydi. Sonradan gelenler arasında Alman teorik fizikçi
Albert Einstein (1933’de), İtalya’dan Enrico Fermi (1938’de) ve 1919 yılında Rusya’yı terk
eden Vladimir K. Zworykin bulunuyordu. Zworykin, dünyada ilk sürekliliği olan nükleer zincir
reaksiyonunu gerçekleştiren kişidir. Daha sonra da TV kamerasını icat etti.
ABD’ye gelen diğer bilim adamları da ülkenin hızlı gelişiminde pay sahibi oldu. 1872’de
Kanada yoluyla İskoçya’dan gelen Alexander Graham Bell telefonu icat etti, patentini aldı ve
onunla bağlantılı pek çok icat gerçekleştirdi. 1889’da Almanya’dan gelen Charles P.
Steinmetz General Electric Şirketi’ndeki çalışmaları sonucunda yeni alternatif akım elektrik
sistemini geliştirdi. Amerika’nın araştırma olanakları, sonraları başka bilim adamlarının da
gelmesini sağladı.
20. yüzyılın başlarında ABD’de çalışan bilim adamları, fiziksel ve zihinsel olarak aradıkları
malzemeyi bulabiliyor ayrıca ödüllendiriliyorlardı.
AMERİKAN KNOW HOW
19. yüzyılda Britanya, Fransa ve Almanya, bilim ve matematik alanındaki yeni gelişmelerde
ön saflarda yer alıyordu. ABD, o dönemde teori geliştirme konusunda geride kalsa bile
teorileri, sorun çözmede
kullanmakta uzmandı: Uygulamalı bilimler.
Bu gelenek zorunluktan doğmuştu. Amerikalılar, Batı’nın bilim kaynaklarından uzakta
yaşadıkları için her sorunu kendilerine özgü yöntemlerle çözmek zorundaydılar.
Amerikalılar, teorik bilgileri “Yankee becerikliliği” ile birleştirdiklerinde ortaya biz dizi önemli
icat çıktı. Büyük Amerikan mucitleri arasında, Robert Fulton (buharlı gemi), Samuel F. B.
Morse (telgraf), Eli Whitney (çırçır makinası), Cyrus Mc Cormick (biçerdöğer) ve Thomas
Alva Edison’u sayabiliriz. Edison içlerinde en üretken olanıydı. Kendi adıyla anılan binlerce
icadın sahibidir.

Edison genelde bilimsel uygulamayı tasarlayan kişi değildi. Ama bir fikirden mutlaka pratik
bir sonuç yaratmayı başarıyordu. Örneğin, İngiliz mühendis Joseph Swan 1860’da, yani
Edison’dan 20 yıl önce bir elektrik lambâsı yapmıştı. Ama Edison’unki daha mükemmeldi.
Swan’ın ampullerinden daha uzun süre dayanıyordu ve tek tek yanabiliyordu. Swan’ın
ampulleri ise ancak, aynı anda birkaç lambanın birden yanıp söndüğü bir sistemle
çalışıyordu. Edison, daha sonra elektrik üreten sistemler yaptı. Onun icatları, 30 yıl içinde
milyonlarca evin aydınlatılmasında kullanılmaya başlandı.
Bilimsel fikirlerin pratiğe uygulanmasında bir başka önemli örnek de Wilbur ve Orville Wright
kardeşlerin icatlarıydı. İki kardeş Almanların, 1890 yılındaki planör denemelerinden çok
etkilenmişlerdi. Uçuş prensipleri üzerine kendi araştırmalarını başlattılar. Bilimsel bilgileriyle
teknik yeteneklerini birleştiren Wright kardeşler önce birkaç planör imal edip uçurdular.
Daha sonra da, 17 Aralık 1903’te, havadan daha ağır olan mekanik pervaneli uçağı
uçurmayı başardılar.
Önceleri pek fark edilmeyen bir Amerikan icadı ise 1947 yılında, yeni bilgi çağının öncüsü
oldu. Aynı yıl, Bell Laboratuvarından John Bardeen, William Shockley ve Walter Brattain
teorik fiziğin üst düzey prensiplerinden yararlanıp, geniş hacimli vakum tüpünün yerine
geçecek olan transistörü icat ettiler. 10 yıl sonra da elektronik devreler icat edildi. Bu iki icat
sayesinde artık çok büyük miktarda elektronik devreler küçücük alanlara sığdırılıyordu.
Bunun sonucunda bugün kitap boyutlarında bir bilgisayar, 1960 yıllarında kullanılan oda
boyutlarındaki bilgisayarların görevini yapabilmektedir. Yine bu sayede, insanların yaşam
tarzında, çalışma biçiminde, iş yönetiminde ve araştırma sistemlerinde devrim olmuştur.
20. yüzyılın ikinci yarısında Amerikalı bilim adamları pratik icatlarının ve uygulamalarının
daha ötesinde değer kazanmaya başladılar. Dünya, onlara,
kavram ve teorilere getirdikleri yeni formülasyonlarla “saf bilim”e yaptıkları katkıdan dolayı
minnettardı. Bunu, fizik ve kimya dalında Nobel Ödülü verilen kişilere bakarak anlamak
mümkündür. Nobel Ödüllerinin verildiği yüzyılın ilk yarısında (1901-1950) Amerikalılar, bilim
dalında azınlık oluşturuyordu. Ama 1950’den bu yana Amerikalılar, bilim dalında verilen
ödüllerin yaklaşık yarısını almıştır.
ATOM ÇAĞI
ABD teknolojisinin belki de en muhteşem
–bir o kadar da tartışmalı- başarısı nükleer enerjiyi kullanıma sokmak olmuştur. Atomu
parçalamak, pek çok ülkedeki bilim adamları tarafından düşünülmüştü. Ama bunu
gerçekleştirmeyi, 1940’lı yıllarda ABD’li bilim adamları başardı.
Alman fizikçileri 1938 yılında uranyum çekirdeğini parçalamayı başardığı zaman, Albert
Einstein, Enrico Fermi ve Leo Szilard nükleer zincir reaksiyonunun mümkün olduğuna karar
verdiler. Einstein, Başkan Franklin Roosevelt’e mektup yazarak bu keşfin, “olağanüstü
güçlü bombalar” imâlinde kullanılabileceği konusunda uyarıda bulundu. Bu uyarı,
Manhattan Projesi’ne ilham kaynağı oldu. Projenin amacı, ilk atom bombasını ABD’nin imal
etmesini sağlamaktı. Proje başarılı oldu. Ve ilk bomba 16 temmuz 1945’te New Mexico’da
patlatıldı.
Atom bombasının geliştirilmesi ve 1945 Ağustos’unda Japonya’ya karşı kullanılması Atom
Çağı’nı başlattı. Kitle imha silahları ile ilgili endişeler Soğuk Savaş döneminde de sürdü. Ve bugünkü silahsızlanma çabalarına kadar gelindi. Ancak Atom Çağı, aynı zamanda nükleer
enerjinin, nükleer tıp’taki gibi barışçıl alanda da kullanımını simgelemektedir.
İlk ABD nükleer santrali 1956’da Illinois’te faaliyete geçti. O dönemde nükleer enerjinin
ülkedeki geleceği parlak görünüyordu. Ama muhalifler, nükleer santrallerin güvenli
olmadığını ve nükleer atıkların asla güvenli bir şekilde saklanamayacağını savunuyorlardı.
1979 yılında Pennsylvania’da Three Mile Adası’ndaki kaza çoğu Amerikalının nükleer
enerjiye karşı çıkması sonucunu doğurdu. Nükleer santral inşaatının maliyeti giderek
artıyordu ve daha ekonomik olan diğer enerji kaynakları çekici gelmeye başlamıştı.
1970’lerde ve 1980’lerde birçok nükleer santral projesi iptal edildi. ABD’de nükleer enerjinin
geleceği halen belirsiz durumdadır.
Bu arada Amerikalı bilim adamları, güneş enerjisi dahil olmak üzere başka enerji kaynakları
üzerinde deneysel çalışmalar yapmaktadırlar. Güneş enerjisi ülkenin çoğu bölgesi için
bugün pek ekonomik olmamakla beraber son gelişmeler, bu durumun değişebileceğini
gösteriyor.
1944 yılında Michigan, Troy’da, Birleşik Güneş Sistemleri’nin Kıdemli Başkan Yardımcısı
Subhendu Guha, güneş enerjisi kullanmanın yararları hakkında bilgi veriyordu. Dinleyiciler
arasında bulunan bir mimar “Çok çirkin. Kimse evinin üzerinde bunu istemez” dedi. Bunun
üzerine Guha, çatıda göğe doğru dik konumda duran güneş pillerine çatı görünümü
vermenin çaresini aramaya başladı.
2 yıl sonra Guha montaj fabrikasından çıktığında elinde çatıya monte edilebilen güneş
kiremitleri vardı. Bunlar, paslanmaz çelik levhalardan yapılmış, 9 kat silikon, yarı iletken
tabaka ve koruyucu plastikle kaplanmıştı. Güneş kiremitleri, çatıcılar tarafından, normal
kiremit kaplar gibi yerleştiriliyordu. Ancak elektrik bağlantısı için her bir kiremitten çatıya bir
delik delmek gerekiyordu. Guha kiremitlerin, enerji verimi artıp, maliyet düştüğünde,
ABD’nin bazı bölgeleri için çok ekonomik bir çözüm olacağına inanıyor. Güneş kiremitleri,
Mısır, Meksika ve diğer gelişmekte olan ülkelerde halen kullanılmaktadır. 2002 yılında
Birleşik Güneş Sistemleri, Michigan’daki tesislerine dünyaca bilinen en büyük güneş pili
ünitesini imal eden makineyi yerleştirdi ve imalat kapasitesini arttırdı.
Güneş enerjisinin bir başka kullanımı da, ABD Enerji Bakanlığı’nın, New Mexico,
Albuquerque’deki Ulusal Solar Termal Deneme Tesisleri’nde denenmektedir. Bilim
adamları, çok uzaktan otomatik olarak devreye giren motorlarla, eşleştirilmiş parabolik
çanaklar kullanarak güneş enerjisi topluyorlar. Gelişmiş Çanak Sistemleri (ADDS) ilk olarak,
su pompalama ve köyleri aydınlatmada kullanılmıştı. Söz konusu sistem, ABD’nin
Güneybatı bölgelerinde ve gelişmekte olan
ülkelerde gelecek vaat etmektedir.
UZAY ÇAĞI
Atom Çağı ile Uzay Çağı birbirini izlemektedir. Amerikalı Robert H. Goddard roket fırlatma
sistemleri alanında ilk deneyleri yapan bilim adamıydı. Massachusetts, Worcester’daki
küçük laboratuvarında sıvı oksijen ve benzin kullanarak roketleri atmosfere fırlatmayı
deniyordu. 1926’da, dünyanın ilk sıvı yakıtlı roketini fırlatmayı başardı. Roket 12,5 metre
yüksekliğe ulaştı. Bunu takip eden 10 yıl içinde Goddard’ın roketleri 2 kilometreye kadar
yükselmeyi başardı. Bu arada ABD, Büyük Britanya, Almanya ve Sovyetler Birliği’nin roket
konusuna gösterdikleri ilgi arttı.

Deneysel amaçlı kullanılan roketler, yapay uydu ve içinde insan bulunan uzay araçlarının
fırlatılması için gerekli koşulları yarattı. Sovyetler Birliği 1957’de ilk uydusu olan Sputnik I’i
uzaya gönderdi. Bunu 1958’de ABD’nin Explorer I’i izledi. İçinde insan bulunan ilk uzay
aracının uçuşu 1961 yılı ilkbaharında Sovyet kozmonot Yuri Gagarin tarafından
gerçekleştirildi. Onu Amerikalı astronot Alan B. Shepard Jr izledi.
Bu girişimlerin ardından 1969 yılında Ay’a gidildi. Sonra birden fazla seferde kullanılabilen
uzay mekikleri yapıldı. Amerikan uzay programı, uygulamalı bilimin ulaştığı noktanın çarpıcı
bir örneğidir. İletişim uyduları bugün bilgisayar verilerini, telefon görüşmelerini, radyo ve TV
yayınlarını iletmekte. Meteoroloji uyduları, sert fırtınalar öncesinde, erken uyarı için gerekli
verileri toplamakta. Uzay teknolojisi, koşu ayakkabısı imâl edilen çok hafif malzemeden,
hastanelerde kullanılan solunum monitörlerine kadar gündelik hayatta kullanılan binlerce
ürünün geliştirilmesine katkıda bulunmuştur.
TIP VE SAĞLIK
Amerikalılar, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana fizik ve kimya dalının yanısıra, fizyoloji ve tıp
alanında da Nobel Ödülleri’nde söz sahibi oldular. ABD’nin biyotıp araştırmalarının odak
noktası olan Ulusal Sağlık Enstitüleri(NIH), bu başarıda büyük rol oynamıştır. 24 farklı
enstitüyü içeren NIH, Maryland, Bethesda’da 120 hektarlık bir araziye kurulmuştur. Tesis,
75 binadan oluşmaktadır. 2000 yılı bütçesi 23 bin milyon dolardı. (23 milyar dolar).
NIH’in amacı, basit soğuk algınlığından, genetik bozukluklara kadar her türlü hastalığı
önlemek, tanımlamak, teşhis etmek ve tedavi yollarını araştırmaktır. NIH’ın kendini bu işe
adamış olan elemanları, ABD’nin her eyaletinde ve yabancı ülkelerde çalışan 35,000 üst
düzey araştırmacıya, her an destek vermeye hazırdır. Bu elemanlar arasında 91 yılında
Nobel Ödülü alanlar bulunmaktadır. 5 Nobel Ödüllü bilim adamı, ödülü, NIH
laboratuvarlarındaki araştırmalarının sonucunda elde etmişlerdi.
NIH araştırmaları pek çok tıbbi gelişmeyi mümkün kılmıştır. Örneğin, ABD’de ölüm
nedenleri arasında 1. sırayı alan kalp hastalıklarından ölüm oranı, 1971-1991 yılları
arasında %41 oranında azalmıştır. Kalp krizi ya da felç nedeniyle ölümlerde ise, aynı
dönemde % 50 azalma olmuştur. 1991 ile 1995 yılları arasında kanserden ölümlerde % 3
oranında düşüş izlenmiştir. Ulusal kanser kayıtlarının tutulmaya başladığı 1930’lu yıllardan
bu yana ilk kez düşüş görülmektedir. Bugün, kansere yakalanan çocukların % 70’inden
çoğu tedavi edilmiştir.
NIH’ın yardımıyla, genetik ve genomik araştırmalar biyolojik tıp alanında devrim yarattı.
Araştırmacılar, ilk genetik tedavi denemeleri sonucunda 1980’li ve 1990’lı yıllarda, insan
genomundaki pek çok genin işlevini tanımlamayı başardılar. Bilim adamları bu yeni bilgilerin
yardımıyla, kalın barsak, meme ve diğer kanser türlerine olan eğilimin önceden teşhis
edileceğini, riskli ailelerden gelen kişilerde hastalığın ortaya çıkmasının ilaç tedavisiyle
önlenebileceğini belirtmektedir.
ABD’de, bilim alanında en heyecan verici gelişme, kuşkusuz NIH’ın İnsan Genom’u
Projesidir. Bu projede, insan bedenini oluşturan, sayıları 50,000–100,000 arasında olan
genlerin kimyasal yapısı incelenerek genetik harita çıkartılmaya çalışılmaktadır. Projenin
tamamlanmasının 15 yıl süreceği tahmin edilmektedir. Ve 3,000 milyon dolara (3 milyar
dolar) mal olacaktır.
Üniversiteler, hastaneler ve şirketler tarafından yönetilen araştırmalar da hastalığın teşhis
ve tedavisine katkıda bulunmaktadır. Örneğin, AIDS için temel araştırma fonunu NIH
kurmuştur, ama tedavide kullanılan ilaçların çoğu Amerikan Eczacılık Sanayinin
laboratuvarlarında geliştirilmiştir. Bu ilaçlar, ülkenin dört bir yanındaki araştırma
merkezlerinde denenmektedir.
AIDS virüsünün tedavisinde umut vaat eden ilaç türlerinden biri “protease inhibitörü” dür.
(Peptid’i, aminoasitlere parçalayan enzime engel olan kimyasal). Birkaç yıl süreyle
laboratuvarlarda denendikten sonra ilk olarak 1994 yılında, ABD’deki hastalarda
kullanılmaya başlandı. 20 kişilik gönüllü bir grup üzerinde yapılan ilk deneyde ilacın,
hastanın kanındaki virüsleri yok etmekle kalmayıp bağışıklık sistemini de şaşılacak bir
süratle düzelttiği gözlendi.
Doktorlar, “protease inhibitörleri”ni diğer ilaçlarla birlikte kullandılar ve bu tedaviye
“kombinasyon tedavi” adını verdiler. Sonuçlar umut verici olmakla veraber, kombinasyon
tedavi, kesin iyileşme sağlamamaktadır. Çünkü ilaç sadece kanda faaliyet göstermektedir.
Virüsün saklandığı diğer noktalara (beyin, lenf düğümleri, omurilik sıvısı ve testislere)
ulaşmamaktadır. Bilim adamları, kesin çözüm olacak AIDS aşısını ararken bir yandan da
kombinasyon tedavi ile beraber diğer deneyleri de sürdürmektedirler.
ÖNLEMENİN ÖNEMİ
Amerikan Tıp Dünyası hastalığın teşhis ve tedavisinde büyük adımlarla ilerlerken, Amerikan
toplumu da kişisel tutum ile hastalık arasındaki bağlantının bilincine vardı. 1964 yılında
genel cerrahlar halkı, sigaranın tehlikeleri konusunda ilk kez uyardığında sigara içen
Amerikalıların sayısı % 50’den % 25’ düşmüştü. Bugün, halka açık binalarda, trenlerde,
otobüslerde ve ülke dahilinda yolcu taşıyan uçaklarda sigara içmek yasaktır. Lokantaların
çoğu, sigara içenler ve içmeyenler için iki ayrı bölüme ayrıldı. Araştırmalar, göğüs kanseri
vakalarındaki azalmanın, sigara içen kişi oranındaki düşüşle bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Federal hükümet de, Amerikalıları düzenli egzersiz yapmaya sağlıklı beslenmeye ve çok
miktarda sebze ve meyva yemeye yönlendirmektedir. Bugün Amerikalıların
% 40’tan fazlası düzenli olarak egzersiz ve spor yapmaktadır. Kişi başına sebze ve meyva
tüketimi 1970 yılından bu yana
% 20 oranında arttı.
Başkan George W. Bush daha iyisinin de başarılacağına inanıyor. 2002’de Ulusal Sağlık ve
Fitness İnisyatifi’ni başlattı. Başkan, sağlıklı yaşam için halktan, 4 temel kuralı
benimsemelerini istedi:
Her gün 30 dakika egzersiz yapmak, besleyici gıdalar yemek, düzenli sağlık kontrolünden
geçmek, sigara, uyuşturucu ve aşırı içki kullanmamak. Beyaz Saray’daki bir toplantıda,
Fitnes ve Spor Kurulu Başkanı’nı takdim ederken şöyle demişti: “Kronik hastalıkların teşhis
ve tedavisinde büyük gelişmeler kaydettik. Bu Amerika için iyidir…daha çok gelişme
kaydedebiliriz… Amerika ve Amerikalılar daha sağlıklı olduğunda bundan bütün toplum
yararlanacaktır”.


hosting
eXTReMe Tracker